islami sohbet, islami chat, islamisohbet, dini sohbet, dini chat islami sohbet, islami chat, islamisohbet, dini sohbet, dini chat
Sunucu KuRaLLaRi
Hz.Muhammed
Peygamberler
Son Peygamber
Abdest & Gusül
Hadis-i & ŞerifLer
İSlamın Şartları
İmanın Şartları
KıYaMet GüNü
Dini BiLgiLer
Dini Hükümler
Dinimiz İsLam
Dini Tabirler
Dini Yasaklar
Bereat KanDiLi
MiRac KanDiLi
MevLid KanDiLi
KaDir Gecesi
ReGaib KanDiLi
Mahrem Konular
Meraklı Konular
iSLamda Evlilik
Dini Hikayeler
Dini Fikralar
Cennet & Cehennem
Vesvese ve Çareleri
Kurban Ve Bayram
Oruç Ve Ramazan
Hanım Sahabiler
İtikadi Konular
Kaza ve Kader
Kabir Hayatı
Ruya TabirLeri
Esma-ül Hüsna
GuzeL SozLer
Ruh Nedir
MeLekLer
Mektubat
Dualar
Hac
Ölüm Ve Ahiret
Namaz
Şeytan Nedir
Sihir Ve Büyü
Zekat
SiyeR
Sağlık
Tevhid
Tasavvuf
Tevekkul
Niyet
BayBurt
Kozmik Bilim
İSlamiYet
iSLamYoLuM
HaberLer
HemZiyaret HemTicaret
KatogoriLer
Mini Sözlük
 
iSLami Sohbet, iSLami Chat, Sohbet, Chat Sitesine Hoş Geldiniz.... iyı SohbetLer Dileriz
   Sohbet Girisi
Rumuz
Şifre
mirc
Dini Fikralar

Safları Sık Tuttuk

Elif cüzünü iyice ilerlettim. Üstün, esre, ötre, şedde, tenvin, cezim artık gerilerde kaldı. Şeker Hoca bize Kur'an'ı tecvitli öğretiyor. Medd-i tabi, medd-i lin'i öğrendikçe büyük keyif alıyorum. Bir harfi dört elif miktarı çekmek var ki sormayın. Evde kardeşim Elif'e takılıyorum. "Bak şimdi dört elif miktarı çekiyorum iyi dinle: "Velladaaaallliiinn" Bazen "Elif cim nasılsın" diyorum kardeşim bu nazikliğime şaşırıyor. Sonra hayır ben sana demedim. Elif ve Cim harflerini söyledim diyorum. Yanakları al al oluyor sinirden, gözleri büyüyor. İlk hafta çabuk geçti. Namaz surelerini birçoğunu ezberledim. Elham'ı, Kulhu'yü, Felak-Nas'ı, Tebbet'i, İzaca'yı hepsini takılmadan okuyorum. Şeker Hoca, "Artık cemaate katılma vaktiniz geldi. Hemze, Dombili, Mülayim ve Benli dersten sonra eve gitmesinler burada kalsınlar; öğle namazını cemaatle kılacaklar" dedi. Size Mülayim ve Benli'yi tanıtayım. Bu iki arkadaş kursa sonradan geldiler. Kur'an okumasını da biliyorlar. Mülayim, ismi gibi çok sakin bir çocuk, Benli de bir o kadar hareketli. Benli'nin adı Veli. Şeker Hoca bu arkadaşımızı soy ismiyle çağırdığı için ismi de Benli kaldı. Dombili sevindi bu işe. "Artık adam olduk biz de" dedi. Dombili bizim gözümüzde zaten küçük bir adamdı. Öğle ezanı okunmaya başladı. Biz de abdestlerimiz alıp camiye girdik. Ayakkabılarımızı aynı yere koyduk. Aynı yere oturduk. Mülayim, Benli'ye "Sağa sola bakma, önüne bak" dedi. Benli "Daha namaz başlamadı, bir şey olmaz" dedi. Dombili'ye acıyorum. Yazık, dizinin üstüne oturamıyor. Bir bağdaş kuruyor, bir diz üstüne oturmaya çalışıyor. - Dombili ne oluyor? Oturduğun yerden su mu çıkıyor kıvranıp duruyorsun. - Hemze beni kızdırma zaten nokta gibisin, bir oturdun mu oturuyorsun. Bacaklarım ağrıyor ne yapayım! Dombili'ye laf yetiştiriyorum hemen: - Az yersen, biraz da spor yaparsan zayıflarsın. Zayıflarsan rahat rahat oturursun. Anladın mı Dombilim benim? Mülayim "Susun arkadaşlar" dedi. "Ezan bitti, Şeker Hoca geliyor, bakın." Evet Şeker Hoca, beyaz cübbe ve beyaz sarığını giymiş. Ağır adımlarla en öne, kendi makamına geçti. Şeker Hoca bize daha önce anlatmıştı. Kendisinin namaz kıldığı yere "mihrab" deniyor. Cuma günleri merdivenleriyle çıkıp konuşma yaptığı yüksek yere de "minber" deniyormuş. Bu hafta sonu Cuma namazı da kılacakmışız. Öğle namazının önce dört rekâtlık ilk sünnetini ayrı ayrı kıldık. Sonra müezzin ezana benzer bir şeyler okudu. Hepimiz ayağa kalktık. Yavaş yavaş öne doğru ilerledik. Mülayim, ellerini açarak önümüzü kesti. "Ön safa büyükler geçsin, biz arakada duralım" dedi. Mülayim işi biliyor gibi davranıyor. Şeker Hoca'yla göz göze geldik, "Aferin çocuklar" der gibi gülümsedi bize. Sonra "Safları sık tutalım, Allah'ın rahmeti üzerinize olsun" dedi. Biz de omuzlarımızı iyice birleştirdik. Benli, Dombili'yi itti. - Yavaş, beni ezeceksin! Mülayim "Susun namaz başlıyor" dedi. Dombili sessizce: - Duymadın mı hocayı? Safları sık tutun dedi ya. Şeker Hoca "Allahü ekber" dedi ve namaza başladık.

BiR KüÇüCük aSLaNCıK VaRMıŞŞ

ANNE- Bir küçücük aslancık vaaarmış. Kırlarda hep kooşar oynaaarmış... Hadi benim minik kızım söyle bakalım. Bu sefer tamam, tamam mı? ÇOCUK- Aslancık kıyılayda koşaymış, küçük küçük oynaymıış. ANNE - Öfff. Bir gün şöle öff'lerken varya odanın içinde balon gibi ordan oraya uçmaya başlıycam haa. Bari makamını tuttur be geri zekalı yavrum benim. Heh en sonunda dedirttin işte. Beş yaşına geldin daha aslancığı sökemedin. Arkadaşların nerdeyse Dede Efendi'den söylüyo, sen hala aslancık sırtlancık.

BABA- Geri zekalı deme çocuğumuza Nejla. Aslancığı öğrenince n'olcak, başı göğe mi ercek?"

ANNE- Ama geri zekalı Cevdet. Fış fış kayıkçıyı da öğrenememişti bu salak. Fış fış kayıkçı işte, bunu herkes bilir

BABA- Tamam birazcık ---------- olabilir ama yine de öyle dememelisin. Bizim çocuğumuz özel bir çocuk. Belki de bir dahidir nerden biliyon? Bir yerde okumuştum. Üstün zekalı çocuklar basit şeyleri hemen kavrayamazlarmış. Benim kızım bir büyüsün bak yeni yeni elementler bile bulacak, diy mi benim akıllı kızım?

ANNE- Tabi tabi... Aslancığı söyleyemeyen çocuk büyüyünce burnunu bile çekemez be

BABA- Ya Nejla, sen bu aslancığa niye taktın bu kadar? Rahatsızsın galiba biraz. Bak çocuğun bakışları bir tuhaf oldu, terledi. Birazdan senin o kıymetli aslacığını kayığa bindirip fış fış gidicek görücen!

ANNE- Bu sabah anaokulu öğretmeni aradı. "Ya çocuğunuza yüzüme dik dik bakmamayı öğretin ya da aslancığı öğretin" dedi. Resmen bu çocuğu imha edin demeye getirdi Cevdeeet. İnan sınıfta kalıcak bu yaa. Anaokulunda sınıfta kalan ilk çocuk bizimkisi olucak.

BABA- Bi şey olmaaz. Çocuğun yerine giderim o okula, bir dik bakarım o kadına feleğini şaşırır, canımı sıkmasın benim... Nejla, bak yavrucum, sana kaç defa söyledim şu çocuğun saçlarını bu kadar sıkı örme diye di mi? Allah muhafaza kangren olacak bir gün yaa. Sımsıkı örüp vakumluyosun çocuğun kafasını, beynine kan gitmiyo, sonra da böyle devekuşu gibi bakıyo işte. Hem bu kadar toka da takma. Çocuğun suratı görünmüyo.

ANNE- Saç modelinin zekayla ilgili olduğunu da ilk defa senden duyuyorum Cevdet. N'olcak? Çocuğun saçını dağınık bırakınca birden bire Einstein mı olcak? Çok üzülüyorum çook. Geçen gün yemekte tabağında ki tavuğa bakıp "Katilleeeyy!" diye bağırdı. Neden benim çocuğum da diğer çocuklar gibi "Yaşasın tavuk" diye bağırmıyor he? Bir sebebi olmalı. Çok üzülüyorum çokkk

BABA- Biz çocukken sinek yakalayıp ayaklarına ip bağlar, öyle havada sineğimizi gezdirirdik. Neymiş efendim biz büyüdükçe sineklerde büyürmüş. İlerde onlar uçarken bizi de kaldırıp uçuracaklarmış. Mahalleyi öyle yukardan kuş bakışı, pardon sinek bakışıyla seyredecekmişiz. Ciddi ciddi inanırdık bi de buna. Ey gidi günler ey

ANNE- Sen de pek zekiymişsin be Cevdet!

BABA- Ne? Ne var? Hah attı gene bi taş. Çocuktuk herhalde o zaman. İnsan çocukken manyaklaşmayacak da ne zaman manyaklaşacak he? Şimdi yapsam ya koskoca adam sineğin peşinde yakışır mı? Yakışmaz

ANNE- Sen bırak şimdi üfürükten anılarını da çocuğun durumu hakkaten vahim diyorum sana. Bir ara durmadan dişlerini fırçalıyodu. Neymiş efendim, ağzındaki bakterileri kazaylan ısırınca canları yanıyormuş. Onları fırçayla bir güzel yıkayıp lavaboya gezmeye çıkarıyormuş.

BABA- Ah merhametli yavrum benim. Ne duyarlı çocuk bak. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmez. Biz de öyle yapalım bundan sonra Nejla.

ANNE- Sen geç dalganı bakalım geeeç. Yarın bi gün çıkar da sen benim babam diilsin, çünkü senin kuyruğun yok derse o zaman anlıycan işi. Gecenin bir yarısı odamıza girip, yediğin tavukları "Kurtarıcaam sizii" diyerek elindeki çatalla çıkartmaya kalkışınca görücen sen gününü.

BABA- Ayy Nejlaaaa, sen de az değilsin haah. Çocuğu resmen Drakula yaptın yahu. Sana çekmiş işte. Amma büyüttün bi şeyi Spielberg'in Nejlası. Küçücük bir aslancığa değer mi bu kadar fantezi? Hem bu kadar üstüne varma çocuğun. Bakterilerini ister ısırsın ister yıkasın sana ne? Tavuk yemiyosa da yemesin. Milyonlarca çocuk aç. Tavuğun yüzünü bile gördüğü yok. N'oluyo? Manyak mı oluyo?

ANNE- Ayyy ne kadar gamsızsın var ya Cevdet. Çocuğumuz garip diyorum sana, neden anlamak istemiyosun ya? Bu sabah sandalyenin bacaklarına "Üşüyo musunuz?" diye çorap giydirmeye çalışıyodu. Yarın öbür gün lambalar yanarken gözleri kamaşıyo, yoruluyo diye dilini prize sokup elektrik içmeye kalkışırsa nerelere gideyim ben?

BABA- Nejla, sen bence bu bilim-kurgu hayalinin gerçekleşmesini beklemeden direk bir ruh doktoruna git hayatım. Yani şahsen kaç yıllık karımsın emin ol bu kadar tuhaf olduğunu bilmiyordum. Tamam işte kızımız sana çekmiş.

ANNE- Ööööle miii?! Tabiii, bana çekmiş diy mii?! Sen gel bakim buraya gel gel. Bakma bana öle uzaktan sigorta doktoru gibi gel. Sen şimdi dememek istedin hııı?!!

gerçek hayat

Köye Yolculuk

Nihayet köye gideceğimiz gün geldi. Sabahın alaca karanlığında uyandım. Annemle babam benden önce kalkmışlardı. Başucumda hazır bulunan yeni elbiselerimi giyindim.

Heyecandan yerimde duramıyordum. Annem bavulları hazırlarken, kapının önüne çıkıp bir aşağı bir yukarı gezinmeye başladım. Daha şafak sökmemişti. Sokakta Bakkal Rüstem Amca’dan başka kimsecikler yoktu. O da dükkânın kepenklerini kaldırıyordu. Benim gezindiğimi fark edince

Hayrola delikanlı, dedi. Bugün pek erkencisin. - Köye gideceğiz de… - Onun için mi böyle iki dirhem bir çekirdek giyindin? Cevap vermeme fırsat bırakmadan, üstümdeki giysileri işaret ederek konuşmasına devam etti. - Sırtındakileri gören de seni düğüne gidiyorsun sanır… Gideceğin yer, altı üstü bir köy… Köy çocukları için bu kadar süslenmene gerek yoktu, dedi.

Cevap vermedim. Allah biliyor ya, biraz da kızdım. Köy çocuklarını küçümsemesine tabii. Dayımın oğlu Yücel’i getirdim gözlerimin önüne. Beni ne çok severdi. Bahçedeki erik ve kayısıların en güzellerini benim için toplardı. Hatta bir keresinde olgun bir ceviz bulabilmek için, lime lime olmuş pantolonuna aldırmadan koca ceviz ağacını daldan dala gezmişti. Canım, Yücel… Bütün bu eziyetlere benim için katlanıyordu. Bir misafir çocuğunu memnun edebilmek, onun en büyük zevkiydi. Tıpkı diğer köy çocukları gibi…

Hâlbuki bakkal Rüstem Amcanın oğlu, ödev yapmak için istediğim dolma kalemini bana ödünç vermemişti. Üstelik sadece yarım saat kullanacaktım kalemi. Hatırlıyorum da ne komik bir bahane bulmuştu kalemi vermeyişine: “Aynı mürekkeple yazdığımızı fark eden öğretmen ikimize de kırık not verebilirmiş.” Neyse… Yolculuğum, Rüstem Amca sayesinde şehirde yaşayan bizlerle, köyde yaşayan arkadaşlarımı karşılaştırmakla geçti. Bir tarafta arkadaşı için bir kalemi çok görenler, diğer tarafta dostunun istediği bir ceviz için belki de tek elbisesini yıpratmayı göze alanlar…

Yolculuk bitip de dayımın evine varınca, her zamanki sıcacık ilgiyle karşılandık. Yorgunluğumuz çıksın diye, birer tas soğuk ayran ikram ettiler. Yücel evde yoktu, kuzu otlatmaya gitmişti. Akşam döndüğünde sevincini görmeliydiniz.

Akşam, çardağın altında kocaman bir sofra kurdular. Yengemin hazırladığı nefis yemekleri afiyetle yedik. Yemekten sonra hava kararmaya başlamıştı. Elektrik olmadığı için, iri bir gemici feneri yaktılar. Gökyüzü pırıl pırıldı. Gece yarısına kadar sohbet edip oturduk. Yatma vakti geldiğinde, dayım kulağıma eğilip: - Hadi bakalım, dedi. Bugün seninle damda yatacağız. Yengen taze tarhana yaptı. Kediler tarhanayı rahat bırakmaz. İstersen hem tarhanayı bekler hem de uyumaya çalışırız; var mısın? - Varım, diye atıldım. Sen yanımdayken hiçbir şeyden korkmam

Birlikte dama çıktık. Yengemin hazırladığı yatağa yattık. Gecenin sessizliğini bozan kurbağa ve çekirge sesleri, insanın kulağına tatlı bir ninni gibi geliyordu. Bir ara başımı çevirip gökyüzüne baktım. Ne kadar çok yıldız vardı. Sanki çiviyle tutturulmuş milyonlarca ateş parçası. Bize göz kırparak yanıp sönüyorlardı. Dayıma dönüp: - Sizin köyde ne kadar çok yıldız var, dedim. - Haklısın, diye karşılık verdi, dayım. Sizin elektriğiniz, bizim de yıldızlarımız var. - Ama siz kârlısınız. Hiç elektrik faturası ödemiyorsunuz. Allah’ın yıldızlarından bedava faydalanıyorsunuz.

Dayım kahkahayla güldükten sonra saçlarımı okşayarak “Yanılıyorsun.” dedi. “Ben aydınlanma ücretimi günü gününe öderim. Senin sandığın gibi bedavacı değilim.” - Anlamadım. - Anlamayacak ne var? Allah bize yıldızların ışığını gönderiyor; güneşle sırtımızı ısıtıyor, suyla bütün canlılara hayat veriyor. Ben de bunlara karşılık yaptığım ibadetlerle ücretimi ödemeye çalışıyorum. Gerçi bu kadar nimet için yeterli olmuyor ama… Karınca kararınca işte. Dayımın harika cevabı karşısında düşüncelere dalıp gitmiştim. Gözlerimi horoz sesleriyle araladım.

Dayım yanımda değildi. Yorganın ucunu hafifçe kaldırıp baktım. Kıble istikametine yönelmiş bir gölgenin eğilip doğrulduğunu fark ettim. Dayımdı. Namaz kılıyordu. Biraz sonra, ellerini semaya kaldırıp dudaklarını kıpırdatmaya başladı. “Ne mutlu!” diye geçirdim içimden. “Dayım yine elektrik faturasını ödüyor, darısı bize.”

Az Sadaka

Yoğun bir iş gününün ardından minibüsteyim. Eve dönüyorum. Minibüs hınca hınç dolu. Dışarıda müthiş bir trafik var. Yayalar, araçlarla yarışıyor âdeta. Kalabalığın içinde eski komşumuz Hasan Amca’yı görüyorum. Herkesin sevdiği bu güzel insanı görünce bütün yorgunluğumu unutup bir an önce onun yanına gitmek geliyor içimden. Köprü çıkışı güç belâ kalabalığı yararak minibüsten kendimi dışarı atıyorum. Koşar adımlarla Hasan Amca’ya doğru ilerliyorum. Tam bu sırada kaldırıma oturmuş yaşlı bir kadın gözüme çarpıyor. Bu yaşlı kadının bir dilenci olduğunu anlıyorum. Yoldan gençlerden yardım etmelerini istiyor.

Gençlerse kadının dediğine aldırış etmez bir havada. Kâh onu itip kakıyor, kâh söylediği sözlerle alay ediyorlar. Hatta birisi, kadının taklidini bile yapıyor. Gençlerin bu yakışıksız tavırlarına kızıyorum doğrusu. Bu duygular içinde Hasan Amca’nın yanına varıyorum. Bir süre oradan buradan hoşbeş ediyoruz. Bu arada bana bir de öğüt vermekten geri kalmıyor: “Evlat hep böyle güler yüzlü ol. Unutma gülümsemek, sadakadır…” Biraz daha böyle sohbet ediyor, ayrılıyoruz.

Tam Hasan Amca’nın gülümsemek ve sadaka ile ilgili öğüdünü düşünürken yaşlı dilenci takılıyor aklıma. Dönüp bu dilencinin yanına geliyorum. Alaycı gençlerinse çoktan gitmiş olduklarını fark ediyorum. Kadının yanına vardığımda, bir şey demesine meydan vermeden cebimden çıkardığım bir lirayı avucuna bırakıyorum. Sonra dönüp geldiğim yöne doğru koşturuyorum. Verdiğim bu bir liradan dolayı hiçbir şey kaybetmiyorum. Eksilen hiçbir yanım olmuyor.

Az sadaka çok belâyı def eder” sözü yankılanıyor kulaklarımda. “Tekrar bir minibüse mi bineyim, yoksa kalan yolu yayan mı gideyim” diye düşünürken trafiğin tıkanmaya başladığını fark ediyorum. Yayan gitmek daha akıllıca geliyor. Ağır ağır yürümeye koyuluyorum. Birkaç dakika geçiyor, geçmiyor ki müthiş bir gürültüyle sarsılıyor ortalık. Merakla sesin geldiği yöne bakıyorum. Bu gürültünün az aşağıda meydana gelen zincirleme trafik kazasından geldiğini öğreniyorum. Ortalık bir anda ana-baba gününe dönüyor

Bir süre sonra emniyet, olay yerini çember altına alıyor. Kalabalık hemen uzaklaştırılıyor oradan.

Ertesi gün televizyonlardan öğrendiğime göre; kontrolden çıkan bir tanker, hızını alamayıp, önüne çıkan araçları ezip geçiyor. Neden sonra bir direğe çarparak güç bela durabiliyor. Haberin devamında; ezilen araçlardan birinin de, benim indiğim minibüs olduğunu fark ediyorum. Ha! Bir de yaralılar arasında dilenci kadınla alay eden gençlerin de olduğunu görüyorum. Kolları, kanatları sargılarla dolu. Sunucu tankerdeki yakıtın ateş almamasına şükretmemiz gerektiğinden bahsediliyor.

Dilenciye verdiğim bir lira aklıma geliyor: “Belki o sadaka yüzünden tanker patlamamış, kazanın etkisi, o an benim bulunduğum yere kadar gelmemiştir.” diye geçiriyorum içimden. Kim bilir? Onu bilmem ama bildiğim bir şey var ki, o da eğer minibüsten inmeseydim; tankerin önüne kattığı minibüste ben de olacaktım. Hasan Amca’nın sözlerini şimdi daha iyi anlıyorum. Evet, bir kez daha az sadaka çok belayı defediyor

iSLamYoLum.Com © 2009  - Bay KuRSuN   iSlami Sohbet | iSlami Chat | Dini Sohbet | Dini Chat | iSlamiSohbet | Chat | Sohbet | iSlam | Sitemap